Yayınlanma:

Murat Kaymak

Cumhuriyetçilik ve Cumhuriyet Bayramı


Cumhuriyeti anlamak, yalnızca nasıl yönetildiğimizi değil, kimin adına, hangi ilkelerle ve hangi amaçlar doğrultusunda yönetildiğimizi anlamaktır. Cumhuriyeti savunmak ise onun tarihsel mirasına sahip çıkmak kadar, dayandığı düşünceleri bugünün koşullarında yeniden üretmeyi, yaşatmayı, korumayı gerektirir. Bu denemede, Cumhuriyet bayramı öncesinde bu konuyu konuşmanın anlamlı olacağını düşündüm. Cumhuriyetimizi cumhuriyetçileştirmek ve cumhuriyetçilere ait hale getirmek için bunu ayrıca önemli bulmaktayım. Aşağıda yazdıklarımda benim yazılarımı takip edenler açısından tekrarlar görebilirler. Bilinmelidir ki mücadele yazıları bağlamlar üzerinden okunmalı çünkü, tekrar mücadelenin gereğidir.
***

Cumhuriyet Bayramı geldiğinde meydanlar dolar, bayraklar asılır, törenler yapılır, geçmişte kazanılmış büyük bir zaferin gururu yeniden yaşanır. Bütün bunlar değerlidir. Ancak Cumhuriyetin anlamını törenlere, resmî konuşmalara ve geçmişin hatıralarına indirgediğimizde, onun neden kurulduğunu ve bugün neden hâlâ savunulması gerektiğini açıklamakta yetersiz kalırız. Çünkü Cumhuriyet, yalnızca geçmişte kazanılmış bir siyasal zafer değildir. Bugün nasıl bir toplumda yaşamak istediğimiz, nasıl bir devlet kurduğumuz ve geleceğimizi kimin belirleyeceği hakkında verilmiş tarihsel bir karardır.


Cumhuriyet Bayramı’nı gerçekten anlamak için önce Cumhuriyet ile demokrasi arasındaki ilişkiyi doğru kurmak gerekir
. Cumhuriyet ve demokrasi birbirinin yerine kullanılabilecek kavramlar değildir. Bununla birlikte, birbirinden bütünüyle koparıldıklarında da anlamlarını eksiksiz biçimde koruyamazlar. Cumhuriyet, egemenliğin kaynağını ve siyasal iktidarın meşruiyetini açıklarken demokrasi, halkın yönetime katılmasının, yönetenleri denetlemesinin ve iktidarın değiştirilmesinin koşullarını öne çıkarır. Aralarındaki ayrım, birbirlerine karşıt oldukları anlamına gelmez. Tersine, Cumhuriyetin özgürlük idealini gerçekleştirebilmesi için demokratik katılıma; demokrasinin kalıcı bir özgürlük düzeni oluşturabilmesi için de Cumhuriyetin hukuki ve siyasal güvencelerine ihtiyaç vardır.


Cumhuriyetin ilan edildiği 1923 yılında bu iki kavramın bugünkü anlamlarıyla birbirinden kesin çizgilerle ayrıldığını söylemek güçtür. Atatürk’ün “Medeni Bilgiler” kitabında demokrasiye ilişkin yaptığı açıklama da bu yakınlığı gösterir. Atatürk, demokrasinin amacını, milletin yönetenleri denetlemesi aracılığıyla siyasal özgürlüğün güvence altına alınmasında görür. Burada önemli olan, yönetenlerin varlığı değil, onların hangi iradeye dayandıkları ve bu iradeye karşı nasıl hesap verecekleridir.


Cumhuriyetçiliğin gelişiminde 16. yüz yıldan itibaren en önemli sorulardan biri ülkede egemenliğin kime ait olduğu sorusudur.
Bu soruya verilen cevap, o ülkedeki bütün siyasal ilişkilerin niteliğini belirler. Egemenlik bir aileye, hanedana, kutsal bir makama, ayrıcalıklı bir sınıfa ya da tek bir kişiye ait olamaz. Cumhuriyette egemenliğin kaynağı da sahibi de millettir. Hiç kimse, doğuştan veya herhangi bir ayrıcalığa dayanarak başkalarının geleceğini belirleme hakkına sahip değildir.


Cumhuriyetin asıl büyüklüğü, egemenliği gökyüzünden yeryüzüne, hanedandan ulusa, tebaadan özgür yurttaşa indirmiş olmasındadır. Ve böyle bir cumhuriyeti cumhuriyet yapan ise cumhuriyetçilik. MÖ 509’dan başlayarak günümüze kadar kendini yenileyerek gelen ve özgürlük, eşitlik, birlik mottosuyla insanlığa yön veren cumhuriyetçilik.


Cumhuriyetçilik: Cumhuriyetin Düşünsel Temeli


Cumhuriyet, kendisini var eden düşüncelerden bağımsız düşünülebilir mi? Bir devletin adına Cumhuriyet denmesi, o devletin mutlaka cumhuriyetçi ilkelere uygun biçimde yönetildiğini gösterir mi? Bu soruların cevabı, Cumhuriyet ile cumhuriyetçilik arasındaki ayrımda saklıdır.


Cumhuriyet bir yönetim biçimidir; cumhuriyetçilik ise bu yönetim biçimine anlam kazandıran, onu savunan ve hangi ilkeler doğrultusunda işlemesi gerektiğini belirleyen siyasal düşünce geleneğidir
. Cumhuriyetçilikten bağımsızlaştırılmış bir Cumhuriyet, zamanla kendi kuruluş gerekçelerine yabancılaşabilir. Kurumlar varlığını sürdürürken onları anlamlı kılan ilkeler aşınabilir. Seçimler yapılırken ulus egemenliği zayıflayabilir; anayasa yürürlükteyken hukukun üstünlüğü ortadan kalkabilir; Cumhuriyetin adı korunurken yurttaşın özgürlüğü daraltılabilir.


Bu nedenle Cumhuriyetin yalnızca kurumlarını değil, düşünsel temelini de savunmak gerekir. Günümüzde en çok da bu alanı güçlendirmek gerekiyor.


Mücadeleye kavramlar eşlik eder
. İnsanlar ne için mücadele ettiklerini, hangi amaçlara yöneldiklerini ve karşılarındaki sorunları nasıl anlamlandırdıklarını kavramlar aracılığıyla belirlerler. Kavramlar yalnızca düşüncelerimizi ifade eden sözcükler değildir; dünyayı anlamamızı, olaylar arasında ilişki kurmamızı ve geleceğe ilişkin kararlar almamızı sağlayan araçlardır. Bir ülkede, toplumda yürütülen siyasal mücadele, aynı zamanda kavramlar üzerinde yürütülen mücadeledir.


Cumhuriyetçiler açısından bu mücadelenin önemi açıktır. Cumhuriyetin siyasi tarihini bilmek ne kadar önemliyse düşünsel tarihini bilmek de o kadar önemlidir. Cumhuriyetin hangi sorunlara cevap vermek üzere kurulduğunu, hangi fikirlerden beslendiğini, hangi kurumları neden oluşturduğunu anlamadan onun kazanımlarını korumak mümkün değildir. Geçmişin mücadelelerini yalnızca kahramanlık hikâyeleri olarak anlatmak, o mücadelelerin düşünsel içeriğini görünmez kılar. Düşünce olarak geriletemediğiniz karşıt hareketi de hangi önlemleri alırsanız alın ortadan kaldıramazsınız.


Altı Ok’un ilk ilkesinin Cumhuriyetçilik olması bu bakımdan anlamlıdır. Cumhuriyetçilik, diğer ilkelerin üzerinde yükseldiği siyasal zemini ifade eder. Ulusçuluk, halkçılık, devletçilik, laiklik ve devrimcilik, Cumhuriyetin hangi toplumsal amaçlarla ve hangi araçlarla geliştirileceğine ilişkin farklı boyutlar taşır. Cumhuriyetçilik ise bütün bu ilkelerin özgür yurttaşların egemenliğine dayanan bir düzen içinde anlam kazanmasını sağlar.


Cumhuriyetçi düşüncenin temelinde özgürlük, yurttaşlık, ulus egemenliği, hukukun üstünlüğü, adalet, kamu yararı, laiklik ve toplumsal sorumluluk bulunur. Bunlar birbirinden koparılarak ele alınabilecek bağımsız değerler değildir. Özgürlüğün hukukla güvence altına alınmadığı, hukukun adaletle buluşmadığı, yurttaşların yönetime katılamadığı ve kamu gücünün denetlenemediği bir düzende Cumhuriyetin yalnızca biçimsel varlığıyla yetinilmiş olur.


Özgürlük, Hukuk Ve İktidarın Sınırları


Cumhuriyetçiliğin tarihsel gelişimi, büyük ölçüde siyasal iktidarın sınırlandırılması mücadelesidir
. Bu mücadele, yalnızca iktidarın kimin elinde bulunacağıyla ilgili değildir, iktidarı elinde bulunduranların yetkilerini nasıl kullanacakları ve bu yetkilerin hangi koşullarda sınırlandırılacağıdır.


Cumhuriyet, yönetimin başında mutlaka birden fazla kişinin bulunmasını gerektirmez. Asıl karşı çıktığı şey, siyasal gücün tek bir kişinin iradesine bağlanması ve bu iradenin denetimden uzaklaşmasıdır. Bir kişinin devletin en üst makamında bulunmasıyla bütün iktidarı keyfî biçimde kullanması aynı şey değildir. Cumhuriyetçi açıdan belirleyici olan, makamların varlığı değil, yetkilerin sınırlarıdır. Yasama, yürütme ve yargı arasındaki ayrım; bağımsız denetim mekanizmaları; hesap verebilirlik ve hukukun üstünlüğü bu nedenle yaşamsal öneme sahiptir.


Cumhuriyet, hakkın ve haklının yanında dururken akrabalık, soy, kabile, cinsiyet, sınıf veya başka bir aidiyet üzerinden hukuki ayrıcalıklar yaratılmasına karşı çıkar. Hiç kimsenin ailesi, kökeni, inancı ya da toplumsal konumu nedeniyle başkalarından üstün olmaması, ayrıcalık getiren haklara sahip olmaması gerekir. Cumhuriyetin yurttaşlık anlayışı, ayrıcalıkların yerini ortak hakların almasını amaçlar.


Burada özgürlüğü nasıl anladığımız da önemlidir. Özgürlük, yalnızca başkalarının bize müdahale etmemesi midir? Yoksa başkalarının keyfî iradesine bağımlı olmadan yaşayabilmek, kendi yaşamımızı ve ortak geleceğimizi belirleyebilmek de özgürlüğün bir parçası mıdır?


Cumhuriyetçi düşünce, özgürlüğü yalnızca müdahalenin yokluğuyla açıklamaz. Odaklanılan nokta kişinin başkasının keyfî iradesine tabi olup olmadığıdır. Hukuk, herkesin özgürlüğünü güvence altına alan, iktidarın keyfî kullanımını engelleyen ve hak ihlallerine karşı başvurulabilecek yolları belirleyen bir düzen oluşturduğunda özgürlüğün güvencesine dönüşür.


Elbette her yasa adil değildir ve her müdahale meşru sayılamaz. Yasaların da özgürlük, adalet ve insan hakları ölçütleriyle değerlendirilmesi gerekir. Ancak buradan, her türlü hukuki düzenlemenin özgürlüğe karşı olduğu sonucu çıkmaz. Cumhuriyetçi yaklaşımın ayırt edici özelliği, müdahalenin bulunup bulunmadığından çok, hangi amaçla yapıldığına, hangi ilkelere dayandığına ve nasıl denetlendiğine bakmasıdır.


Güvencesiz özgürlük, güçlü olanın hoşgörüsüne bağlı kalır
. Oysa özgürlük, bir başkasının iyi niyetine emanet edilemeyecek kadar temel bir haktır.


Bu nedenle Cumhuriyetçilik, iktidarın sınırlandırılmasıyla özgürlüğün güvence altına alınmasını aynı mücadelenin iki yönü olarak görür. Cumhuriyetçi devlet, yurttaşlarının yaşamını keyfî biçimde belirleyen değil, onların özgürlüklerini kullanabilmelerinin koşullarını sağlayan devlettir.


Cumhuriyetin Öznesi: Özgür Yurttaş


Cumhuriyetin temelinde tebaa değil, yurttaş vardır. Tebaa, kendisinden daha üstün bir iradenin yönetimine tabi olan kişidir. Yurttaş ise hakları bulunan, bu hakları kullanabilen ve ülkesinin ortak geleceğinde söz sahibi olan bireydir. Bu geçiş, yalnızca hukuki bir statü değişikliği değildir; insanın devletle, toplumla ve kendisiyle kurduğu ilişkinin yeniden tanımlanmasıdır.


Yurttaş, yalnızca seçim zamanı sandığa giden kişi değildir. Kendisini yönetenlerin kararlarını sorgulayan, kamusal sorunlar hakkında düşünen, ortak yaşamın koşullarını belirlemeye katılan ve başkalarının haklarını da kendi hakları kadar önemli gören kişidir. İşte Cumhuriyetin güvencesi de, yalnızca anayasal hükümler ve devlet kurumları değil, bu hak ve sorumluluk bilincine sahip yurttaşların varlığıdır.


Cumhuriyetin hak anlayışı, bireyi belirli bir topluluğun üyesi olduğu için değil, insan ve yurttaş olduğu için hak sahibi kabul eder. İnsanlar farklı etnik kökenlere, dinlere, mezheplere, dillere, kültürlere ve siyasi görüşlere sahip olabilirler. Bu farklılıkların varlığı, onların ortak haklarını azaltmaz. Cumhuriyetin görevi, farklılıkları ortadan kaldırmak değil, farklılıkların hiç kimse için ayrıcalık ya da dezavantaj nedeni olmadığı bir ortak yaşam düzeni kurmaktır. Dolayısıyla yurttaşlığı, uyruk olmaya indirgeyen her yönetim Cumhuriyet ile savaşıyor demektir.


Yurttaş eşitliği, yurttaşların farklılıklarını koruyarak aynı hukuki düzenin eşit hak sahibi özneleri olabilmeleridir. Bir insanın hakları, yalnızca içine doğduğu, mensubu olduğu topluluğun gücüne bağlıysa o insanın özgürlüğü güvence altında değildir. Hak, topluluğun lütfu değil, bireyin hakkıdır. Cumhuriyetçiliğin, diğer siyasal felsefelerden belki de en önemli farklılığı hakların kaynağını bireyin kendisi olarak görmesidir. Bugün hakların kaynağını, içine doğulan etnik, dini kimliklere taşımak isteyen bir irade ile karşı karşıyayız. Yeri gelmişken bunu da burada hatırlatayım.


Bu noktada Cumhuriyetçilik, hem bireyi topluluğun içinde eriten anlayışlardan hem de bireyi toplumsal ilişkilerinden kopararak yalnızlaştıran yaklaşımlardan ayrılır. İnsan toplumsal bir varlıktır; ancak toplum adına bireyin iradesinin yok sayılması da bireyin kendi çıkarlarından başka hiçbir şeyi gözetmeyen bir varlığa indirgenmesi de doğru değildir. Birey, toplumun parçasıdır ama yalnızca toplumun bir parçasından ibaret değildir. Toplumu kurandır, var edendir. Onun bu özelliği, toplum olarak yaşama hali Cumhuriyetçi düşüncenin, kamu ve kamusallığa dair savunularının kaynağını oluşturur.


Cumhuriyetçilik, farklılıkları koruyarak ortak bir yaşam iradesi oluşturmayı amaçlar
. Bunun için ihtiyaç duyulan ulus anlayışı, doğal, değişmez ve homojen bir topluluğa dayanmaz. Ulus, farklılıklarına rağmen bir arada yaşama iradesi gösteren, ortak kurumları ve ortak geleceği paylaşan özgür yurttaşlar topluluğudur.


Vatan da bu ortaklığın mekânıdır
. Vatan yalnızca üzerinde yaşadığımız toprak, köylünün tarlası ya da esnafın dükkânı değildir. Geçmişten devraldığımız, bugün birlikte yaşadığımız ve gelecek kuşaklara bırakacağımız ortak yaşam alanıdır. Bu nedenle vatan sevgisi, yalnızca toprağa bağlılıkla ölçülemez. Vatanı oluşturan insanların özgürlüğünü, haklarını, refahını ve geleceğini korumak da vatanseverliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Yurttaşının zulüm gördüğü haklarının kullanılamaz hale getirildiği yer yurt, memleket olur ama asla vatan olamaz. Benim özgür yurttaş olamadığım ülke, toprak benim vatanım olamaz. Vatan özgürlüğe aşkın yaşandığı yerdir.


Cumhuriyetin amacı, insanları kökenlerinden ve kültürlerinden koparmak değildir. Amaç, bu farklılıkların devlet karşısında ayrıcalık veya dışlanma nedeni olmasını engellemek; ortak yaşamı herhangi bir etnik, dinî ya da sınıfsal grubun egemenliğine bırakmamaktır
. Cumhuriyetin başarısı, farklılıkları yok etmesinde değil, farklılıkların birlikte yaşamasını sağlayacak ortak kurumlar oluşturmasında aranmalıdır. Okul, adalet ve sağlık, savunma kurumları cumhuriyetçilerin elinde tümüyle değişmiş, özgürlük ve eşitlik denkleminde anlam kazanmıştır.


Cumhuriyetçilik, Sol Ve Ortak İyi


Cumhuriyetçiliğin siyasal düşünce tarihindeki yerini anlamak için özgürlük ve eşitlik arasındaki ilişkiye de bakmak gerekir. Cumhuriyetçi gelenek, tarihsel olarak monarşilere, kalıtsal ayrıcalıklara ve keyfî iktidara karşı gelişmiştir. Modern sol düşüncenin oluşumunda da bu mücadelelerin önemli bir yeri vardır.


Fransız Devrimi sırasında siyasal mecliste kullanılan sağ ve sol ayrımı, başlangıçta devrim karşısındaki farklı tutumlarla ilişkilidir. Kralın otoritesini savunanlarla onu sınırlamak veya ortadan kaldırmak isteyenler arasındaki ayrım, daha sonra farklı siyasal düşüncelerin kendilerini tanımladıkları bir dile dönüşmüştür. Bu tarihsel köken, Cumhuriyetçilik ile sol arasındaki yakınlığı anlamaya yardımcı olur. Bununla birlikte, sol düşüncenin tarihini yalnızca Cumhuriyetçiliğe indirgemek doğru değildir. Sosyalizm, emek hareketleri ve sınıf mücadelesi de modern solun oluşumunda belirleyici olmuştur.


Cumhuriyetçilik ile liberalizm ve sosyalizm arasındaki ilişki de basit bir karşıtlıkla açıklanamaz. Liberalizm bireysel hakları ve iktidarın sınırlandırılmasını, sosyalizm ekonomik eşitsizlikleri ve toplumsal ilişkilerin dönüştürülmesini öne çıkarır. Her iki düşünce geleneği de kendi içinde farklı yorumlar barındırır. Cumhuriyetçilik ise özgürlüğü, eşitliği ve ortak yaşamı birbirinden koparmadan ele alma iddiasındadır.


Liberal bir özgürlük anlayışı, bireyin seçimlerine ve müdahale(ler)den korunmasına ağırlık verebilir. Ancak ekonomik ve toplumsal güç eşitsizlikleri, insanların görünüşte sahip oldukları hakları kullanmalarını engelleyebilir. Bir insanın eğitim hakkı bulunabilir; fakat ekonomik koşulları onun eğitimden yararlanmasını imkânsızlaştırabilir. Bir yurttaşın siyasi görüşünü açıklama hakkı olabilir; ancak baskı, bağımlılık veya dışlanma korkusu bu hakkı kullanmasını zorlaştırabilir.


Öte yandan toplumu ve ortak amaçları öne çıkaran anlayışlar da bireyin farklılığını, özel tercihlerini ve bağımsız iradesini ihmal edebilir. Ortak iyi adına bireyin haklarının sınırlandırılması, ortak yaşamı güçlendirmek yerine onu baskıcı bir düzene dönüştürebilir.


Cumhuriyetçi düşüncenin iddiası, bu iki sorunu birlikte ele almaktır
. Ne bireyi toplumsal sorumluluklarından koparmak ne de toplumu bireyin üzerinde mutlak bir otoriteye dönüştürmek gerekir. Ortak iyi, bir grubun veya çoğunluğun çıkarlarının herkese dayatılması değil, herkesin özgürlüğünü koruyabileceği, haklarını kullanabileceği ve ortak kararların oluşumuna katılabileceği koşulların yaratılmasıdır.


Bu nedenle Cumhuriyetçilik, yalnızca özgürlüğü değil, özgürlüğün toplumsal koşullarını da önemser
. Hukuki eşitlik vazgeçilmezdir; ancak hakların kullanılabilmesi için eğitim, sağlık, güvenlik ve asgari yaşam koşullarına erişimin de güvence altına alınması gerekir. Yurttaşlar arasındaki ekonomik ve toplumsal uçurumlar, ortak yaşamı ve demokratik katılımı zayıflatacak ölçüde büyüdüğünde devletin sorumluluğu ortaya çıkar.


Cumhuriyetin sosyal niteliği burada belirginleşir. Devletin görevi yalnızca hakların ihlal edilmesini önlemek değil, bu hakların gerçek yaşamda kullanılabilmesini sağlayan koşulları da geliştirmektir. Özgürlük ve eşitlik arasındaki ilişki, soyut ilkeler düzeyinde değil, yurttaşların gündelik yaşamında anlam kazanır.


Laiklik: Ortak Yaşamın Güvencesi


Cumhuriyetin temel ilkelerinden biri olan laiklik de yurttaşlık anlayışından ayrı düşünülemez. İnsanların dinî inançları, inançsızlıkları, ibadetleri ve dünya görüşleri kişisel özgürlük alanının parçasıdır. Ancak devletin ve ortak yaşamı düzenleyen hukukun herhangi bir dinin veya mezhebin kurallarına tabi kılınması, farklı inançlara sahip insanların aynı siyasal düzen içinde özgürce yaşamasını güçleştirir.


Sık sık tekrarlamak durumunda kalıyorum ama laiklik, dini ortadan kaldırmak ya da inançlı insanları kamusal yaşamdan dışlamak değildir
. Devletin dinî inançlar karşısında tarafsızlığını, yurttaşların inanç ve vicdan özgürlüğünü ve ortak hukukun belirli bir inancın ayrıcalığına dayanmamasını savunur. Bu yönüyle laiklik, yalnızca din ile devletin kurumsal ayrılığına ilişkin bir ilke değil, farklılıklarla birlikte yaşamanın da güvencesidir.


Cumhuriyetçilik
, inanç özgürlüğünü savunurken inanç adına başkalarının haklarının ihlal edilmesine de kayıtsız kalamaz. Bir davranışın dinî gerekçeyle savunulması, o davranışın başkalarının özgürlüğünü sınırlamasını kendiliğinden meşru kılmaz. Aynı şekilde, dinî bir gerekçenin varlığı da tek başına müdahale için yeterli sayılamaz. Belirleyici olan, somut davranışın haklar üzerindeki etkisi ve uygulanacak hukuki ölçütün herkese aynı biçimde uygulanmasıdır.


Laiklik bu nedenle Cumhuriyetçiliğin doğal sonuçlarından biridir
. Devlet, yurttaşların hangi inanca sahip olması gerektiğini belirleyemez; bir inancı diğerine üstün tutamaz. Kamu gücü, inançlı olanların da olmayanların da özgürlüklerini aynı hukuki güvencelerle korumalıdır.


Cumhuriyet, insanları inançlarından vazgeçirmeyi değil, inançlarının farklı olması nedeniyle birbirleri üzerinde egemenlik kurmalarını önlemeyi amaçlar
. Kavranması gereken nokta budur, başka bir şey değil. İnanç özgürlüğü ile devletin tarafsızlığı arasındaki bağ burada ortaya çıkar. Laiklik, farklılıkları bir çatışma gerekçesi olmaktan çıkarıp ortak hukukun güvencesi altında yaşatmanın koşullarından biridir.


Cumhuriyet, Eğitim Ve Ortak Hafıza


Cumhuriyetin geleceği, yurttaşlarının nasıl yetiştiğiyle ilgilidir. Egemenlik, kendi iradesini oluşturabilen insanlar tarafından kullanıldığında anlamlıdır. Bilgiye ulaşamayan, eleştirel düşünme becerisi geliştiremeyen, farklı görüşlerle karşılaşamayan ve ortak sorunlar üzerine akıl yürütemeyen bir toplumda millet iradesinin sağlıklı biçimde oluşması güçleşir.


Bu nedenle eğitim, Cumhuriyet açısından yalnızca meslek sahibi olmanın veya ekonomik kalkınmanın aracı değildir. Zorunlu örgün eğitim, özgür yurttaşın yetişmesinin ve demokratik yaşamın sürdürülmesinin temel koşullarından biridir.


Cumhuriyetçi eğitim
, bireye yalnızca bilgi aktarmayı değil, düşünmeyi, sorgulamayı, kanıtları değerlendirmeyi ve başkalarının haklarına saygı göstererek tartışmayı da öğretmelidir. Bilimsel ve akılcı eğitim, yurttaşın kendisine sunulan bilgileri sorgulamadan kabul etmesini değil, bunları eleştirel biçimde değerlendirebilmesini amaçlar. Çünkü kendi kararlarını oluşturabilen yurttaş, egemenliğin gerçek öznesi olmanın temel koşullarından birine sahiptir.


Cumhuriyetin ortak hafızası da eğitim aracılığıyla kuşaktan kuşağa aktarılır
. Ancak ortak hafıza, geçmişin yalnızca övülecek olaylardan oluştuğu anlamına gelmemeli. Bir toplum, başarıları kadar yenilgileriyle, hatalarıyla ve çelişkileriyle de yüzleşebilmelidir. Geçmişi eleştirel biçimde anlamak, ona sırt çevirmek değil, geleceği daha sağlam temeller üzerinde kurmaktır. Hamasete dayalı tarih ortak hafıza oluşturmaz, ortak hafızayı parçalar. Okul ne kadar ortak hafıza oluşturmakla hareket ederse etsin gerçek insanların yaşadıklarıdır. Okulun aktarımı kadar bireylerin kendi aktarımları da ortak hafıza açısından önemlidir. O nedenle toplumsal hafıza, toplumsal, bireysel gerçekliğin dışına çıkarılıp kurgu haline getirilmemelidir. Kurgu eninde sonunda gerçekler karşısında bozulur, anlamsızlaşır.


Eğitimde yurttaşların haklarını kullanabilmeleri için gerekli koşulların sağlanması  toplumsal hafızanın birlikte oluşturulmasının gereğidir. Çocukların ve gençlerin eğitim olanaklarına erişimleri ailelerinin ekonomik durumuna, yaşadıkları bölgeye veya toplumsal kökenlerine göre belirgin biçimde farklılaşıyorsa, hukuken tanınan haklar gerçek yaşamda aynı ölçüde kullanılamıyor demektir. Cumhuriyetçi eğitim anlayışı, bu farklılıkları yalnızca bireysel başarısızlıklar olarak değerlendirmez, sorunun toplumsal ve kurumsal nedenlerini de araştırır, ortaya koyar.


Cumhuriyetin okulu, bir grubun, ailenin veya ayrıcalıklı sınıfın değil, herkesin ortak kurumudur.
Kamu kurumlarının anlamı da burada yatar: Hepimizin olan, hiç kimsenindir bu nedenle bir kişinin veya grubun özel mülkü gibi yönetilemez. Devlet, yurttaşların ortak iradesinin ve ortak yaşamının kurumudur; belirli bir kişinin, partinin veya topluluğun mülkü değildir. Devlet, kamusalın somutlaşması açısından en büyük kurumdur, kamusalın kendisi değildir. Kamusallık, bir sahiplik ilişkisi ortaya çıkarır bu ise yalnızca o ülke o anda yaşayanların tamamı, yani halktır.


Cumhuriyetçi eğitim, yalnızca Cumhuriyetin geçmişini anlatan değil, onun ilkelerini okulun gündelik yaşamında da gerçekleştiren eğitimdir
. Öğrencilerin düşüncelerini özgürce ifade edebildikleri, farklılıkları nedeniyle dışlanmadıkları, haklarının korunduğu ve sorumluluk üstlenebildikleri bir okul, Cumhuriyetin değerlerini yaşatarak öğretir.


Cumhuriyet Bayramı’nın Tarihsel Anlamı


Cumhuriyet Bayramı’nın anlamı 29 Ekim 1923 gününü aşar. Cumhuriyet, Osmanlı Devleti’nin son döneminde yaşanan siyasal, toplumsal ve düşünsel dönüşümlerin, savaşların ve bağımsızlık mücadelesinin içinden doğmuştur. Bu nedenle Cumhuriyetin kuruluşunu anlamak, onun tarihsel koşullarını anlamayı gerektirir.


Osmanlı Devleti’nde II. Meşrutiyet döneminde ortak ulusal günler belirleme düşüncesi önem kazanmış, 10 Temmuz 1908’in yıldönümü “Hürriyet Bayramı” olarak kutlanmaya başlanmıştır. Osmanlıcılık, meşrutiyet, hürriyet ve vatan kavramları çevresinde gelişen bu dönem, daha sonra Cumhuriyetin kuruluşuna uzanacak siyasal tartışmaların da önemli parçasıdır.


Ulusal bayram geleneği, yalnızca takvimde belirlenmiş günlerden ibaret değildir; bir toplumun hangi olayları ortak hafızasının parçası saydığını gösterir.


Cumhuriyet döneminde benimsenen bayramlar da önceki dönemin bazı kutlama geleneklerini dönüştürerek devam ettirmiştir. 23 Nisan, millî egemenlik düşüncesini çocukların geleceğiyle bir araya getirmiş; 19 Mayıs, gençlik ve sporla ilişkilendirilmiş ulusal gün; 29 Ekim ise Cumhuriyetin kuruluşunu simgeleyen temel bayram olmuştur. Bu tarihlerin her biri, bağımsızlık, egemenlik ve ortak gelecek düşüncesinin farklı yönlerini temsil eder.


Ulusal günler Cumhuriyete giden yol üzerinde önemli dönüm noktalarıdır. Cumhuriyete giden yol çok daha uzun ve zorludur. Cumhuriyet, Osmanlı Devleti’nin son dönemindeki siyasal düzenin ve egemenlik anlayışının aşılmasının sonucudur. Trablusgarp Savaşı, Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı, Mondros Ateşkes Antlaşması ve Sevr Antlaşması, dönemin ağır koşullarını ve eski düzenin içine düştüğü çıkmazı anlamak bakımından önemlidir. Bu tarihsel deneyimler, bağımsızlığın yalnızca yabancı işgalinden kurtulmakla sınırlı olmadığını, ülkenin geleceğini belirleyecek yeni bir siyasal düzen kurmayı da gerektirdiğini göstermiştir. Cumhuriyeti devrimci kılan da bu arka plandır.


Cumhuriyetin büyüklüğü, geçmişin bütün kurumlarını ve ilişkilerini olduğu gibi sürdürmek yerine, egemenliğin kaynağını değiştiren yeni bir siyasal düzen kurmasındadır
. Kurtuluş Savaşı, Anadolu’nun işgalden kurtarılması ve bağımsızlığın sağlanması için verilmiş tarihsel bir mücadeledir. Fakat bu mücadele yalnızca işgal kuvvetlerinin ülkeden çıkarılmasıyla tamamlanmış değildir. 30
Ağustos Zaferi ve 9 Eylül’de İzmir’in kurtuluşunun ardından 29 Ekim 1923’te Cumhuriyetin ilan edilmesi, mücadelenin aynı zamanda yeni bir siyasal yapılanmayı amaçladığını açıkça ortaya koymuştur.


Cumhuriyetin ilanıyla birlikte şu soru kesin bir cevap kazanmıştır: Bu ülkede egemenlik kime aittir?


Cevap, saltanatın veya hilafetin değil,  ulusun egemenliğidir.


Bu değişiklik, yalnızca devletin yönetim biçiminin değiştirilmesi değildir. İnsanın devlet karşısındaki konumunun, siyasal meşruiyetin kaynağının ve ülkenin geleceğini belirleme hakkının yeniden tanımlanmasıdır. Cumhuriyet, kul ve tebaa anlayışından yurttaşlığa geçişin siyasal temelini oluşturmuştur.


Cumhuriyetin ikinci temel dönüşümü, din ve devlet ilişkilerinde yeni bir anlayışın benimsenmesidir
. Devlet düzeninin belirli bir dinin veya mezhebin kurallarına bağlanmaması, farklı inançlara sahip yurttaşların ortak bir hukuk düzeni içinde yaşayabilmesinin koşullarından biridir. Laiklik, bu bakımdan Cumhuriyetin yalnızca kurumsal ilkelerinden biri değil, yurttaşlık düzeninin de temel güvencelerinden biridir.


Üçüncü önemli boyut ise barış düşüncesidir
. Atatürk’ün “Yurtta barış, dünyada barış” ilkesi, ülke içindeki barış ile uluslararası barış arasında bir ilişki kurar. Kalıcı barış, yalnızca savaşın bulunmaması değildir. İnsanların haklarının korunduğu, farklılıkların düşmanlığa dönüştürülmediği ve sorunların ortak kurallar çerçevesinde çözülebildiği bir düzenin varlığını da gerektirir.


Cumhuriyetin tarihsel büyüklüğü, bütün bu dönüşümlerin bir arada düşünülmesinde ortaya çıkar. Bağımsızlık,  ulus egemenliği, yurttaşlık, laiklik ve barış, birbirinden kopuk kazanımlar değildir. Hepsi, insanların kendi geleceklerini özgürce belirleyebilecekleri bir toplum kurma idealinin parçalarıdır.


Cumhuriyetin Bedeli Ve Sorumluluğu


Cumhuriyet, kendiliğinden ortaya çıkmış bir yönetim biçimi değildir. Onun kuruluşu, büyük fedakârlıklar, savaşlar ve mücadelelerle mümkün olmuştur. Atatürk’ün Cumhuriyetin ilanından sonra yaptığı açıklamada, Cumhuriyetin bedelsiz kazanılmadığını ve gerektiğinde kurumlarını savunmaya hazır olduklarını belirtmesi bu tarihsel bilincin hem ifadesi hem de gereğidir.


Nutuk’ta yer alan, gelecekteki kuşakların kendisini Cumhuriyetçi olarak tanıtan bazı kişilerin Cumhuriyetin ilanına karşı çıkmış olduğunu göreceklerine ilişkin uyarısı da aynı açıdan önemlidir. Bu uyarı, siyasal kimliklerin sözcüklerle değil, düşünce ve eylemlerle değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatır. Bir insanın kendisini Cumhuriyetçi olarak tanımlaması, Cumhuriyetin ilkelerini gerçekten savunduğunu kanıtlamaz. Belirleyici olan, iktidar karşısındaki tutumu, hukuka bağlılığı, yurttaşların haklarına yaklaşımı ve Cumhuriyet kurumlarının bağımsızlığına verdiği değerdir.


Bugün de Cumhuriyeti savunmak, yalnızca onun adını anmakla mümkün değildir. Cumhuriyetin temel ilkeleri, ancak gerçek yaşamda karşılık buldukları ölçüde korunabilir. Ulus egemenliği, yalnızca anayasal bir ifade değil; yurttaşların karar süreçlerine katılabildiği, seçilmiş yöneticilerin denetlenebildiği ve iktidarın hesap verebildiği bir düzendir.


Seçimler, Cumhuriyetin vazgeçilmez kazanımlarındandır. Ancak bir iktidarın seçimle göreve gelmiş olması, onun bütün uygulamalarını kendiliğinden meşru hâle getirmez. Demokratik meşruiyet, seçimlerin yanında hukukun üstünlüğünü, temel hakların korunmasını, çoğulculuğu, denetlenebilirliği ve iktidarın barışçıl yollarla değiştirilebilmesini de gerektirir. Çoğunluğun iradesi, hukukun ve temel hakların yerine geçemez.


Cumhuriyetin korunması, bu nedenle yalnızca iktidarın kimde bulunduğuna değil, iktidarın hangi kurallara bağlı olduğu, hangi sınırlar içinde hareket ettiği ve yurttaşların özgürlüklerini nasıl güvence altına aldığıdır.


Cumhuriyetçiler için sınav, Cumhuriyetin ilkelerini yalnızca karşılarında gördükleri siyasal güçlerden talep etmek olmamalı, kendi örgütlerinde, partilerinde ve gündelik ilişkilerinde de yaşatmaktır. Kendi içinde eleştiriye tahammül edemeyen, kararlarını tartışmaya açmayan, kişilere bağımlı kalan ve farklı düşünceleri tehdit olarak gören bir yapı, savunduğu Cumhuriyetçi ilkeleri gerçekleştirmez. Tersine cumhuriyetçiliğin anlaşılmasına da en fazla zararı verir.


Cumhuriyeti savunmak
, başkalarının yanlışlarını göstermek kadar kendi yanlışlarımızla yüzleşmeyi de gerektirir. Bilimsel düşünceye bağlılık, eleştirel akıl, tutarlılık ve gerçeğe saygı, Cumhuriyetçi mücadelenin vazgeçilmez araçlarıdır. İnanç, kararlılık ve dayanışma elbette önemlidir; ancak bunlar bilimsel bilgi ve eleştirel düşüncenin yerine de geçemez.


Yenilenmek, yalnızca yeni kadrolar belirlemek veya yeni sözler söylemek değildir. Yenilenmek, sorunları doğru tanımlamak, başarısızlıkların nedenlerini araştırmak, kurumları demokratikleştirmek, ortak amaçları yeniden açıklığa kavuşturmak ve güven duygusunu güçlendirmektir
. Cumhuriyetçi mücadele, yenilgi duygusuna, yılgınlığa ve kişisel çıkarların ortak amaçların önüne geçmesine karşı da mücadeledir.


Çünkü Cumhuriyet, başkalarının bize bıraktığı bir miras olmanın ötesinde, bizim gelecek kuşaklara karşı sorumluluğumuzdur.


Cumhuriyet Bayramı’nı Yeniden Düşünmek


Cumhuriyetin savunusu, birbirimize havale edebileceğimiz bir görev değildir. Her yurttaşın, her kurumun ve her siyasal yapının kendi sorumluluğu vardır. Daha başta belirttiğim gibi Cumhuriyeti savunmak, yalnızca meydanlarda bayrak taşımak değil; hak ihlaline karşı çıkmak, hukuksuzluğa itiraz etmek, bilimsel düşünceyi savunmak, eğitimin niteliğini ve erişilebilirliğini önemsemek, kamu kurumlarının herkesin ortak kurumu olduğunu hatırlatmak ve farklılıkların düşmanlığa dönüşmesine izin vermemektir.


Cumhuriyetin geleceği, yalnızca geçmişte neler başardığımızla değil, bugün hangi sorunları çözebildiğimizle belirlenecektir
. Bağımsızlık, özgürlük, adalet ve yurttaş eşitliği, her kuşağın kendi koşullarında yeniden gerçekleştirmesi gereken amaçlardır. Cumhuriyetin kuruluşuyla kazanılmış olanaklar, onları kullanacak ve geliştirecek insanlar olmadığı sürece kendiliğinden korunamaz.


Cumhuriyetçilik, bu nedenle hem geçmişe ilişkin bir hafıza hem bugüne ilişkin bir sorumluluk hem de geleceğe yönelik bir idealdir
. Cumhuriyetçi geçmişten güç alır ama geçmişte yaşamaz. Bugünün sorunlarını anlamaya çalışır ama mevcut koşulları değişmez kabul etmez. Geleceğe ilişkin bir toplum tasarımı sunar; bu tasarımı bilim, akıl, özgürlük ve ortak sorumlulukla gerçekleştirmeyi amaçlar.


Cumhuriyetin gerçek güvencesi, yalnızca anayasal hükümler, kurumlar veya yöneticiler değildir. Bunların yanında, haklarını bilen, haklarını kullanan, başkalarının haklarına saygı gösteren ve ortak geleceği üzerinde söz sahibi olmayı isteyen yurttaşların varlığıdır. Cumhuriyetin kalıcılığı, yurttaşların özgürlükleriyle sorumluluklarını birlikte kavramalarına bağlıdır.


29 Ekim, işte bu nedenle yalnızca bir kuruluş yıldönümü değildir. Egemenliğin kaynağının değiştiği, insanın devlet karşısındaki konumunun yeniden tanımlandığı ve ülkenin geleceğini belirleme hakkının millete ait olduğunun ilan edildiği tarihsel bir dönüm noktasıdır.


Cumhuriyet Bayramı’nı anlamak, bu dönüşümün büyüklüğünü kavramaktır. Onu kutlamak ise bu dönüşümün kazanımlarını korumaya ve geliştirmeye kararlı olmaktır.


Cumhuriyet, bize bırakılmış bir sonuç değil, birlikte gerçekleştirmek zorunda olduğumuz bir idealdir. Cumhuriyetin bize yüklediği görev, bağımsız, özgür, laik, demokratik, adil ve çağdaş bir Türkiye’yi yalnızca hatırlamak, hatırlatmak değil, onu her gün yeniden kurmaktır.


Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun.

ReklamReklam

Yorum Yapın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir