Yayınlanma:

Spor Adına Olmaz!

Son günlerde Türk futbolunda yaşananlar, bütün futbolseverleri derinden üzdü.

Türkiye’de hiçbir futbolsever, hiçbir sporsever; futbola, herhangi bir spor dalına veya spor müsabakalarına gölge düşmesini istemez. Sporun özünde rekabet vardır ama rekabetin de bir ahlakı, bir sınırı ve bir onuru vardır.

Belki de tam da bu nedenle, böyle dönemlerde bazı öyküleri yeniden hatırlamak ve unutturmamak gerekiyor.

Beşiktaş’ın efsane futbolcusu ve spor yazarı merhum Vedat Okyar, yaşadığı döneme yalnızca futbolculuğuyla değil, insanlığı ve spor ahlakıyla da iz bırakmış bir isimdi.

Özellikle “futbolcu” demiyorum.

Çünkü Vedat Okyar, futbolculuğunun çok ötesinde, insanlığıyla ve davranışlarıyla spor ahlakına ders verecek bir miras bıraktı.

Futbol oynadığı yıllarda oyun tarzıyla olduğu kadar, sahadaki duruşuyla da beğeni toplardı. Dönemin büyükleri onun beyefendiliğini ve sahadaki tavrını bizlere de zaman zaman örnek gösterirdi.

Vedat Okyar’ın futbolculuk döneminde gördüğü sarı ve kırmızı kartların sayısının bir elin parmaklarını geçmediği anlatılır.

Bir maçta rakip futbolcu Okyar’a çok sert bir müdahalede bulunur. Canı çok yanan Okyar, öfkesine yenilerek rakibine vurur.

Rakibi ise soluğu hakemin yanında alır ve Okyar’ın kendisine vurduğunu söyler.

Maçın hakemi, Türk futbolunun unutulmaz isimlerinden Doğan Babacan’dır.

Babacan, pozisyona koşarak gelir ve Vedat Okyar’a rakibine vurup vurmadığını sorar.

Okyar, hiç düşünmeden gerçeği söyler:

“Evet, vurdum. Bana çok sert müdahalede bulundu, canım yandı.”

Hakem Babacan, istemeyerek de olsa kırmızı kartını çıkarır ve Vedat Okyar’ı oyundan ihraç eder.

Maçın ardından takım arkadaşları Okyar’ın yanına gelir ve ona şu soruyu sorarlar:

“Hakem pozisyonu görmemişti. Neden doğruyu söyledin?”

Vedat Okyar’ın cevabı, yalnızca Beşiktaşlılar için değil, bütün futbolseverler ve hatta toplum için bir ders niteliğindedir:

“Ben Beşiktaş forması giyiyorum. Beşiktaş formasıyla yalan söylenmez.”

İşte mesele tam da budur.

Forma yalnızca bir kumaş parçası değildir.

Forma; temsil etmektir, sorumluluktur, onurdur.

Vedat Okyar’ın “Bu formayla yalan söylenmez” anlayışı sadece siyah-beyazlı forma için değil, hangi takımın formasını giyerse giysin bütün sporcular için geçerli olması gereken bir anlayıştır.


Bir başka unutulmaması gereken isim de Galatasaray’ın efsane kaptanlarından Cüneyt Tanmandır.

1990-1991 sezonunda Türkiye Kupası finali Galatasaray ile Ankaragücü arasında İzmir Atatürk Stadı’nda oynanmıştı.

O yıllarda lise son sınıf öğrencisiydim. İzmir’de lise öğrenimi gördüğüm için ben de o final maçını açık tribünden izleme fırsatı bulmuştum.

Galatasaray’ın kaptanı Cüneyt Tanman’dı.

Açık tribünün hemen önünde Ankaragücülü bir futbolcuyla mücadele eden ise Galatasaray formasını yeni yeni giymeye başlayan, ileride kulübün efsane kaptanlarından biri olacak genç Bülent Korkmazdı.

Top oyun alanının dışına çıktı.

Hakem, taç atışının Ankaragücü tarafından kullanılacağını işaret etti.

Bu karara itiraz eden Bülent Korkmaz, yan hakeme oldukça sert tepki gösterdi.

Tam o sırada Cüneyt Tanman koşarak genç futbolcunun yanına geldi.

Bülent Korkmaz’ın ensesine sertçe bir tokat attı.

Ardından yan hakeme dönerek el işaretiyle özür diledi.

Bülent Korkmaz ise Tanman’a bakmadan görev yerine doğru giderken belki de futbol hayatındaki ilk kaptanlık derslerinden birini o anda aldı.

Çünkü kaptanlık yalnızca koluna pazubandı takmak değildi.

Kaptanlık; takım arkadaşını gerektiğinde uyarmak, takımını hakem karşısında temsil etmek ve formasının ağırlığını taşımaktı.

Galatasaray’ın 4 numaralı formasını giyen Cüneyt Tanman da yeşil sahaların şık, nazik ve centilmen kramponlarından biriydi.

Onun da sporculuk hayatında gördüğü kartların sayısının bir elin parmaklarını geçmediği anlatılır.

O, Galatasaray’ın son dönemlerdeki en centilmen kaptanlarından biriydi.


Türk futbolunun bugün yaşadığı sorunların önemli bir bölümü, belki de yıllardır unuttuğumuz bu anlayışla ilgilidir.

Milli Takımımızın 2026 Dünya Kupası sürecinde aldığı sonuçlardan sonra Türk futbolunda yaşanan tartışmalar, aslında çok daha büyük bir gerçeği ortaya koyuyor:

Biz rekabetin ahlakını unuttuk.

Olimpiyat ruhunu, fair-play anlayışını, rakibe saygıyı ve formasının taşıdığı sorumluluğu ikinci plana attık.

Sadece kazanmak için yapılanların sporun sınırlarını aştığı bir düzen oluştu.

Oysa futbol sadece kazanmak değildir.

Futbol; mücadeledir.

Rekabettir.

Rakibe saygıdır.

Hakeme saygıdır.

Kaybettiğinde elini uzatabilmektir.

Kazandığında rakibini küçümsememektir.

Ve en önemlisi, forma ne kadar değerliyse onun üzerinde taşınan ahlakın da o kadar değerli olduğunu bilmektir.

Kulüp yöneticileri, federasyon yöneticileri, teknik direktörler, futbolcular, hakemler ve taraftarlar…

Hepimiz bu büyük oyunun parçalarıyız.

Aynı zamanda Türk futbolunu birlikte inşa ediyoruz.

Oysa futbol sahalarında yüzlerce, binlerce Vedat Okyar vardı.

Yüzlerce, binlerce Cüneyt Tanman…

Onlar gibi spor ahlakına yakışır biçimde forma terleten, rakibine saygı gösteren, hakeme doğruyu söyleyen, kazandığında ölçüsünü kaybetmeyen, kaybettiğinde başını öne eğmeden rakibinin elini sıkan nice futbolcu geldi geçti bu ülkeden.

Belki bugün onların öykülerini daha fazla hatırlamamız gerekiyor.

Çünkü spor ahlakının unutulduğu, rekabetin yalnızca “kazanmak” üzerine kurulduğu bir sistemin nereye geldiğini artık hep birlikte görüyoruz.

Sonuç ortada.

Bu nedenle bazı şeyleri yeniden hatırlamak zorundayız.

Vedat Okyar’ın söylediği gibi:

“Bu formayla yalan söylenmez.”

Cüneyt Tanman’ın genç bir futbolcuya verdiği ders gibi:

Kaptanlık, yalnızca pazubandı takmak değildir.

Ve sporun bize öğrettiği en temel gerçek gibi:

Kazanmak her şey değildir. Nasıl kazandığınız, nasıl kaybettiğiniz ve bu mücadelede nasıl bir insan olduğunuz çok daha önemlidir.

Unutmamamız gerekenler tam da bunlardır.

ReklamReklam

Yorum Yapın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir