Yayınlanma:
Erol TosunAKP’nin iktidarda olduğu 25 yılda kaybettiklerimiz dağ gibi büyüdü. Kazancımız ise sıfır bile değil, eksi!Çeyrek asır önce iktidara gelirken millete büyük hayaller anlattılar. Refah dediler.. Adalet dediler.. Kalkınma dediler.. Yolsuzlukla mücadele dediler..
Yoksulluğu bitireceklerini söylediler.
Türkiye’yi dünyanın en güçlü ekonomileri arasına sokacaklarını söylediler. Bugün geldiğimiz noktada ise milletin önüne konulan tablo ortada:
Borç, yoksulluk, işsizlik, adaletsizlik, iyakatsizlik ve gelecek kaygısı…
Peki 25 yılın sonunda milletin kazancı ne?
Sıfır!
25 YIL ÖNCE NE VARDI, BUGÜN NE VAR?
2000’li yılların başında hastaneye gidip tedavi olabiliyorduk. Bugün vatandaşın en temel sağlık hizmetine ulaşabilmek için randevu beklediği bir sistemle karşı karşıyayız.
25 yıl önce emekli ikramiyesiyle ev alınabiliyor, araba alınabiliyor, çocuk evlendirilebiliyor, hayat yeniden kurulabiliyordu.
Bugün emekli maaşıyla bırakın ev almayı, bir aylık kirayı karşılamak bile ciddi bir mücadeleye dönüştü.
Bir zamanlar tek maaşla bir hane geçinebiliyor, çocuk okutulabiliyordu.
Bugün ise milyonlarca aile kira, mutfak, okul ve fatura arasında sıkışmış durumda.
TÜRK-İŞ’in 2026 verileri, dört kişilik bir ailenin yalnızca sağlıklı beslenebilmesi için gereken gelirin 36 bin liranın üzerine çıktığını; yoksulluk sınırının ise 120 bin lirayı aştığını gösteriyor.
Bu rakamlar artık birer istatistik değil.
Her evde yaşanan hayatın ta kendisi.
EĞİTİM VAR, NİTELİK YOK
Eğitim sistemi ağır bir tahribat yaşadı.
Diploma sayısı arttı ama eğitimin niteliği tartışılır hale geldi.
Üniversite bitiren genç iş bulamıyor.
Mesleği olan genç gelecek göremiyor.
Yetişmiş doktor, mühendis, öğretmen, hemşire, yazılımcı, akademisyen, gazeteci ve bilim insanı daha iyi bir gelecek için ülke dışına gitmenin yollarını arıyor.
Türkiye’nin en büyük kaybı yalnızca para değil; yetişmiş insan gücüdür.
HUKUKUN BİTTİĞİ YERDE ADALET SARAYLARI ÇOĞALIR
Hukukun üstünlüğü yara aldı.
Adalet duygusu zedelendi.
Liyakat yerini sadakate bıraktı.
Devlet kurumları siyasetin gölgesinde kaldı.
Adliye, kışla, cami ve devlet kurumlarının siyasetin günlük tartışmalarının parçası haline gelmesi, toplumun devlete olan güvenini aşındırdı.
Devletin gücü sarayların büyüklüğüyle değil, vatandaşın adalete güveniyle ölçülür.
FABRİKALAR GİTTİ, LİMANLAR GİTTİ, GELECEK SATILDI
Cumhuriyet’in onlarca yıllık birikimi olan fabrikalar, tesisler, limanlar ve kamu işletmeleri özelleştirmelerle elden çıkarıldı.
Özelleştirmelerden elde edilen gelirlerin büyüklüğü iktidar tarafından başarı olarak anlatılırken, asıl soru hiç değişmedi: Bu ülkenin geleceği kaç paraya satıldı? sorusudur.
Çünkü bir fabrikayı satabilirsiniz.
Bir limanı satabilirsiniz.
Bir işletmeyi satabilirsiniz.
Ama sattığınız her kamu varlığı, gelecek kuşakların üretim kapasitesinden eksilen bir parçadır.
YAP-İŞLET-HÜPLET!
Milletin sırtına yüklenen garanti ödemeleriyle yıllarca tartışılacak projeler ortaya çıktı.
Bugünün hesabı yetmedi.
Doğmamış çocukların, henüz dünyaya gelmemiş torunların geleceği bile borçlandırıldı.
Yol yapıldı.
Köprü yapıldı.
Havalimanı yapıldı.
Hastane yapıldı.
Ama vatandaş sormaya başladı:
Bu projelerin faturası kime çıktı?
TOPRAK TALAN, SU TALAN, ORMAN TALAN
Dağlarımız talan edildi.
Ormanlarımız tehdit altında.
Sularımız kirletildi.
Tarım alanlarımız daraldı.
Üretici üretimden koparıldı.
Bugün samanından mercimeğine, soğanından patatesine kadar birçok üründe ithalata bağımlı hale gelmemiz, tarım politikasındaki yanlışların en açık göstergelerinden biridir.
Yerli besici ayakta kalamazken et ithalatına başvuruluyor. Üreten Türkiye’nin yerini ithal eden Türkiye aldı. Kim itiraz edebilir ki bu gerçeğe?
İŞSİZLİK, YOKSULLUK VE UMUTSUZLUK
İşsizlik gençleri vuruyor.
Geçim derdi aileleri eziyor.
Konut fiyatları ve kiralar insanları şehirlerin dışına itiyor.
Gençler evlenemiyor.
Evlenenler çocuk sahibi olmaktan korkuyor.
Çünkü çocuk sahibi olmak artık yalnızca bir aile kararı değil;ekonomik bir cesaret meselesi haline geldi. Ekonomik sıkıntıların aile hayatına, ruhsal sağlığa ve toplumsal ilişkilere yansıması ise her geçen gün daha ağır hissediliyor.
25 YILDA NOBEL NEREDE, BÜYÜK MİLLİ BULUŞ NEREDE?
25 yıl boyunca iktidarın dilinden düşürmediği büyük Türkiye hedeflerine rağmen, bilim, eğitim, teknoloji ve yüksek katma değerli üretimde beklenen sıçrama gerçekleşmedi.
Dünyaya teknoloji satan, bilim üreten, patentleriyle yarışan bir Türkiye hayali kuruldu.
Fakat yetişmiş insanımızın bir bölümü başka ülkelerde gelecek arıyor.
Türkiye’nin beyin gücü dışarıya giderken iktidar hâlâ yeni sloganlar üretiyor.
CEZAEVLERİ DOLUYOR, TOPLUMUN UMUDU BOŞALIYOR
İktidar döneminde cezaevi kapasitesinin sürekli artırılması ve cezaevlerinin doluluk sorunu, Türkiye’nin hukuk ve adalet sistemi açısından ayrıca tartışılması gereken bir tablo ortaya çıkardı.
Devletin en büyük başarısı cezaevi yapmak olmamalıdır.Devletin başarısı, insanları suçtan koruyacak adil, özgür ve refah içinde bir toplum kurabilmek olmalıdır.
SINIRLAR, GÖÇ VE DEMOGRAFİK KAYGI
Türkiye ciddi bir göç ve sığınmacı sorunuyla karşı karşıya.
Sınır güvenliği, kayıt dışı göç, entegrasyon, çalışma hayatı ve demografik değişim konuları artık ertelenemez.
Bu meseleleri konuşan herkesin yaftalanmadan, suçlanmadan, gerçek veriler üzerinden konuşabilmesi gerekir.
Çünkü mesele yalnızca bugünün değil, Türkiye’nin gelecek 50 yılının meselesidir.
VE SONUÇ…
25 yıl önce verilen sözlere bakıyoruz..
Bugünkü tabloya bakıyoruz.
Aradaki farkı artık vatandaşın mutfağı anlatıyor.
Cüzdan anlatıyor.
Emekli anlatıyor.
İşsiz genç anlatıyor.
Çiftçi anlatıyor.
Esnaf anlatıyor.
İşçi anlatıyor.
Kirasını ödeyemeyen milyonlar anlatıyor.
İktidarın “Türkiye Yüzyılı” söylemi ne kadar büyük olursa olsun, vatandaşın gerçeği mutfakta yaşanıyor.
Çünkü artık mesele propaganda değil.
Mesele geçim.
Mesele adalet.
Mesele liyakat.
Mesele üretim.
Mesele hukuk.
Mesele gelecek.
Ve 25 yılın sonunda milletin önünde şu tablo duruyor:
Yolsuzluklar…
Liyakatsizlik…
Hukuk tartışmaları…
Ekonomik kriz…
İşsizlik…
Yoksulluk…
Borç…
İthalat bağımlılığı…
Beyin göçü…
Gelecek kaygısı…
Bir avuç insan zenginleşirken milyonların hayat standardı gerilediyse, orada başarı hikâyesinden söz edilemez. Şaşalı törenler, kalabalık mitingler, bol alkış ve süslü sloganlar gerçeği değiştirmiyor.
Toplama kalabalık, cılız alkış…Artık yolun sonu görünüyor.
İktidarın belediye başkanlarını, milletvekillerini, teşkilatlarını istediği kadar transfer etmesi de bu gerçeği değiştirmeye yetmez. Çünkü mesele birkaç kişinin siyasi tercihi değil. Mesele toplumun geleceğidir.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir slogan değil.
Yeni bir umut.
Yeni bir adalet anlayışı.
Yeni bir ekonomik model.
Üreten, paylaşan, adil ve özgür bir Türkiye…
Çünkü:
Bu yara pansuman tutmaz!
Bu enkaz boş vaatlerle kaldırılmaz!
25 yılın hesabı artık sloganlarla değil, milletin önünde açık ve dürüst biçimde verilmelidir.
Ve artık söz milletindir.

