Yayınlanma:
Sami GökçeDostlar;
Uzun sayılabilecek bir mesleki geçmişimde, işsiz kaldığımda yazabilmek için çeşitli girişimlerim oldu..
İnternet siteleri kurdum… gazete çıkardım, dergi yaptım.. bütün bunlar benim gibi düşünen arkadaşlarla birlikte olup emekli maaşlarımızdan yaptığımız ödemelerle gerçekleşti.
Yazın ve yayın anlamında çok başarılı olmamıza rağmen finansal anlamda başarısız olduk.
Çünkü doğru olmakla birlikte eksik insanlarla başlamıştım.
Örneğin;
Birlikte olduğum ekibin tamamı idealist gazetecilerden oluşuyordu.
Oysa;
İşin bir de sürdürebilir finansal boyutu varmış!
Ne ben ne de dostlarım; Şenol, Alev Mevlut, Mustafa, İlyas hiç biri o boyutuyla bakmamışlar.
Mevcut ekonomik koşulların dayatmasıyla bir süre cepten ödemenin bedeli ağır olunca çıkardığımız yayın kuruluşlarını kapatmak zorunda kaldık.
Çünkü ben “girişimci bir gazeteci” olarak işin sadece “Gazetecilik” boyutunu dikkate almıştım.
İşin finansal, teknik ve sosyal boyutları da varmış.
Bir de…
Gazetecilik “Bireysel” olmakla birlikte bir “Takım işidir” ben o dönemlerde her biri kendi alanında ünlü ve önemli olan insanlarla yola çıkmıştım.
Takım ruhunu sadece “gazetecilik”te yakalamıştık.
Bir yere kadar yürüdü ama sonrası olmadı.
Şimdi anlıyorum ki işletme kurmak kadar hatta; daha önemlisi o işletmenin yaşamasını sağlamakmış.
Biz Türklerin yapamadığı iki şeydir; ortaklık kültürü ve marka yaratmak!
Bu yazdıklarımı paylaştığım kızlarımın bana yanıtı gerçeği yüzüme çarptı!
Türkiye’nin parasal anlamda büyük tekstil firmalarında önemli işlere imza atmasına rağmen “markalaşamama” noktasındaki sorununu “Sana kitap olabilecek kadar neden sayarım baba” diyen Çağla’nın yanısıra üniversite okuyan küçüğüm Deniz Ezgi’nin daha keskin tezi Türk halkı üzerinde yıllardır hakim olan “Ortadoğu kültürü”nün etkisinden kaynaklanıyormuş!
Sanki akla yakın gibi geliyor…



